Hekimhanlı Osman Yıldırım (Resmi Site)
Hekimhanlı Osman Yıldırım (Resmi Site)
#hekimhanlıosmanyıldırım
Bu masal, bir anlatıdır. Gerçek kişi ve olaylarla birebir örtüşmektedir. Anlatılanlar, sessiz ama yıkılmaz bir hayatın içinden ilham alınarak kaleme alınmıştır. Okudukça göreceksiniz: Bu hikâye sadece Osman’ın değil, vazgeçmeyen herkesin hikâyesidir.
Bir varmış, bir yokmuş… Zamanın ağır aktığı, insanların bazen bakıp bazen görmediği bir dünyada bir aile yaşarmış. Bu ailenin bir oğlu varmış; kalbi ışıldayan, sabrı dağlar kadar büyükmüş. Engelli doğmuş ama aklı pırıl pırılmış. Dünyayı burnuyla telefondan takip eder, ama her şeyi kalbiyle görürmüş.
Doğduğunda sessizlik hâkim olmuş. Ağlamamış, nefes almamış… Beynine oksijen gitmediği için yaşam belirtisi göstermemiş. Doktorlar umutsuzmuş, zaman durmuş. Anne dua etmiş, baba gözlerini kapatmış.
Ama kader başka türlü yazılmış. Allah istemiş ki bu çocuk yaşayacakmış. Mucize olmuş; sessiz kalan kalp yeniden atmış. Herkesin “bitti” dediği yerde onun hayatı başlamış.
Bu hayat kolay olmamış. Her gün sabır istemiş, her gün yeniden denemek gerekmiş.
O çocuk büyümüş… Çok uğraşmış, çok denemiş. Ellerini kullanarak telefonu denemiş ama yapamamış.
Yorulmuş, bazen içi burkulmuş… ama vazgeçmemiş. Bir gün demiş ki: “Bir de burnumla deneyeyim… Acaba yapabilir miyim?”
İlk denemeler zor olmuş. Ekran kaymış, dokunuşlar sabır istemiş. Ama o sabırlıymış ve sonunda başarmış. Burnunu kullanmayı öğrenmiş. Telefon onun için sadece bir alet değil, dünyaya açılan bir kapı olmuş.
Ama mesele sadece telefon değilmiş. Kayısıyı çekirdeğinden çıkarır, sarmayı özenle sararmış; ne gevşek ne sıkı, tam kararında. Evde, hayatta, sofrada yapılması gereken her şeyi bulurmuş. Her işi burnuyla yaparmış. Burnu onun eli, iradesi onun gücüymüş. Bakanlar görmüş ki bu bir çaresizlik değil, başka türlü bir ustalıkmış.
Anne, baba ve ailesi bu çocuğa bakarken yürekleri ikiye bölünürmüş: Bir yanı hüzün, bir yanı gurur…
Geceleri herkes uyuduğunda uyanık kalır ve dua ederlermiş: “Bu oğlan ne eder, hayat ona nasıl davranır?”
Anne her sabah alnını okşar ve fısıldarmış: “Allah’ım, yavrumu sana emanet ettim.”
Baba güçlü görünmeye çalışırmış; içinde hep aynı düşünce varmış: “Ben onun yükünü nasıl hafifletirim?”
Burnuyla telefonu kullandığını gördüklerinde önce şaşırmışlar… sonra inanamamışlar… en sonunda gözyaşlarıyla ona sarılmışlar. O an anlamışlar ki bu çocuk eksik değilmiş, başka türlü tammış. “Sen bizim imtihanımız değil, nimetimizsin” demişler.
Onun bir de kardeşi varmış. Sessiz ama yüreği kocaman bir kardeş… Bazen yanına oturur, hiç konuşmadan eşlik edermiş. Bazen bir bakış yeter olurmuş; kelimelere gerek kalmazmış.
Kardeşi onu korur, ona inanırmış: “Yaparsın” dermiş gözleriyle. “Yanındayım” dermiş susarak.
Bu evde kardeşlik, aynı yoldan yürümek değil, aynı kalpte buluşmakmış.
Onun adımları yokmuş. Yürüyemezmiş, koşamazmış. Ama bu, yolunun olmadığı anlamına gelmezmiş.
Ailesi onun sessiz cesaretini bilir, içindeki derin akla güvenirmiş. Adım atamazmış belki… ama düşünürmüş. Ayağa kalkamazmış belki… ama hedefi varmış. Bu çocuk ayaklarıyla değil, iradesiyle ilerliyormuş.
Dışarıdaki insanlar onu gördüğünde kimi durur, kimi başını çevirir, kimi fısıldarmış:
“Acaba yapabilir mi?” “Zor onun için…” “Bu çocuk ne anlar?”
Ama bir gün onu burnuyla telefonu kullanırken görünce bakışlar değişmiş. Fısıltılar susmuş, şaşkınlık hayrete dönüşmüş. Kimisi hayran kalmış, kimisi utanmış, kimisi sessizce ders almış.
İç sesi hep aynıymış: “Ben vazgeçmedim. Ben sabrettim. Ben buradayım.” Okulu olmamış ama hayat ona sabretmeyi, beklemeyi ve yeniden başlamayı öğretmiş. Kalbinde bir ışık yanmış; bu ışığın adı *Atatürk"’müş.
Atatürk onun için sadece bir isim değilmiş; bir duruşmuş, bir dirençmiş, bir vazgeçmeme hâliymiş.
“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır” sözü kalbine işlemiş. Hayatı da başkalarının “umutsuz” dediği bir yerden başlamış.
Atatürk imkânsız denilen bir zamanda ayağa kalktıysa, o da sessiz mücadelesinde her gün yeniden doğruluyormuş. Kimse görmese bile, kimse alkışlamasa bile…
Önemli olan “Ben yaparım” demek değil, “Ben vazgeçmem” diyebilmekmiş. Artık bilirmiş ki hayat zor başlamış olabilir, ama boşuna başlamamış. Ölü sanılan bebek, bugün adımları olmayan ama yolu olan, sessiz ve yıkılmaz bir insan olmuş.
Masal burada bitmiş… Ama Osman’ın hikâyesi her gün yeniden yazılmaya devam ediyormuş. Osman’ın bir engeli varmış belki, ama engelli değilmiş. Çünkü onu tanımlayan şey bedeni değil, iradesiymiş.
Bu masal bir kişinin hikâyesi gibi görünse de, vazgeçmeyen herkesin hikâyesidir. Hayat herkese aynı yerden başlamaz. Kimi yürüyerek başlar, kimi sürünerek… Kimi alkışla büyür, kimi sessizlikle.
İnsanı güçlü yapan bedeni değil, kararlarıdır. İnsanı ayakta tutan ayakları değil, inancıdır. Eğer bazen yoruluyorsan, eğer “Neden ben?” diye sorduğun geceler olduysa, bil ki o soruların içinde bile bir güç saklıdır.
Yavaş olmak eksik olmak değildir. Geç kalmak kaybetmek değildir. Düşmek bitmek değildir. Asıl yenilgi, vazgeçtiğin anda başlar.
Bu satırlarda kendinden bir parça bulduysan, yalnız değilsin. Sen de kendi masalını yazıyorsun. Unutma: Karanlık ne kadar uzun sürerse sürsün, içindeki ışık yanıyorsa hikâye asla bitmez.
© 2026 OSMAN YILDIRIM