Hekimhanlı Osman Yıldırım (Resmi Site)
Hekimhanlı Osman Yıldırım (Resmi Site)
#hekimhanlıosmanyıldırım
hayatın içinden esinlenen kurgusal bir anlatıdır. Sabır, umut ve sessiz bir sevdanın hikâyesini anlatır. Gerçek kişi ve olaylarla birebir örtüşmez.
Bir varmış, bir yokmuş… Bir ailenin engelli ama çok akıllı bir oğlu varmış. Kalbi ışıldayan, sabrı dağlar kadar büyük bir evlatmış. Dünyayı burnuyla telefondan takip eder ama aslında her şeyi, her duyguyu kalbiyle görürmüş.
Ailesi onu çok sever, her zaman arkasında dururmuş. Annesi, babası ve tüm ailesi onun sessiz cesaretini bilir, içindeki derin aklına güvenirmiş. Ama kimse, oğullarının gönlünün birine düştüğünü bilmezmiş.
Bir gün oğlanın yüreğine bir kız düşmüş. Kızın gülüşü bahar gibiymiş, sesi insanın içini ferahlatırmış. Oğlan onu sessizce severmiş… Sevdasını ne ailesi bilirmiş ne de babası… En güvendiği annesine bile söyleyemezmiş.
Her gece yıldızlara bakıp içinden şöyle dermiş:
“Belki bir gün… beni de fark eder.”
Bir sabah kalbi ona fısıldamış:
“Cesaret et. Git, bir kez olsun gör onu…”
Oğlan kalbinin sesine uymuş. Evdekilere başka bir bahane söylemiş ama gerçek başkaymış: O, sevdiği kızı görmeye gidiyormuş.
Kız karşısına çıkınca zaman durmuş. Gözleri ışıldamış, yüreği ısınıvermiş.
Çünkü bazen aşk; sahip olmak değil, bir kez görmenin bile bir ömrü güzelleştirmesidir.
Ama bir gün kasabaya ağır bir haber düşmüş: Kız nişanlanmış…
Oğlan bunu duyunca dünya bir anda sessizleşmiş. Kalbi daralmış, içi yanmış… Gözleri dolmuş ama kimseye belli etmemiş.
Annesi mutfakta çay hazırlarken, o sessizce odasında gözyaşını silmiş. Kapı çalınınca yüzünü toparlayıp:
“İyiyim anne…” demiş.
Oysa içi paramparçaymış.
O gece kendi kendine fısıldamış:
“Ben engelliyim… O ise çok güzel… Aramızda 12 yaş fark var… Belki de hiç benim olmayacaktı.”
Bu sözler canını yakmış ama onu yıkamamış. Çünkü o bilirmiş ki engel, insanın yüreğinde olmadığı sürece hiçbir hayalin önüne geçemez.
O gece odasında bir türkü açmış, belki içi hafifler diye.
Engin Nurşani’nin sesi odayı doldurmuş:
“Terk eyledim en sevdiğim kadını…
Usanmazdım saatlerce baktığım
Gözlerini bile bile unuttum
Unuttum adına bir cızık çektim”
Türkü her çaldığında oğlanın kalbi bir kez daha sızlamış. Sanki türkü, onun içinden doğmuş gibiymiş.
“Bu türkü… benim hikâyem.” diye mırıldanmış.
O günlerde bir acı daha yaşamış.
Evlerinde üç keklik varmış. Cıvıl cıvıl, birbirine sokulan üç küçük can…
Ama günler geçtikçe kekliklerden biri hastalanmış. Bir köşeye çekilmiş, sesi kesilmiş… Oğlan su vermiş, yem vermiş, dua etmiş… Ama küçük can bir sabah sessizce göçüp gitmiş.
Aradan çok geçmeden ikinci keklik de dayanamayarak onu takip etmiş.
Oğlan içinden şöyle demiş:
“Hem kız gitti… Hem keklikler gitti…”
Geride tek bir keklik kalmış. O da eskisi gibi ötmez olmuş. Sanki o da yas tutuyormuş.
Oğlan her gün ona bakıp sessizce fısıldarmış:
“Sen kal… İkimizin de yükü ağır ama birlikte dayanacağız.”
Bazı sevdalar anlatılmaz… Bazı acılar sessiz taşınır… Bazı kalpler ise görünmese de en derin yaraları saklar.
Oğlan hâlâ burnuyla telefon kullanırmış… Ama artık telefonda kırık bir sevda değil, masallar ve türküler varmış.
Ve rüzgâr her gece kulağına şöyle dermiş:
“Duası güzel olanın yolu, bir gün mutlaka aydınlanır.”
Oğlan uzun uzun düşünmüş. Gözyaşını silmiş, derin bir nefes almış. Artık kalbinde acıyla birlikte büyük bir tecrübe varmış.
Kendi kendine demiş ki:
“Ben acıyla değil, umutla yaşayacağım.”
Pencereden dışarı baktığında gökyüzü bile farklı görünmüş ona. Sanki dünya ona şöyle diyormuş:
“Artık kalk… yeni bir hikâyeye başla.”
Rüzgârın uğultusunu, çocukların gülüşünü, kalan tek kekliğin cılız ama inatçı sesini dinlemiş.
Ve içinden bir ışık yükselmiş:
“Ben daha yolun başındayım.”
Bir sabah odasında otururken gözleri Atatürk’ün fotoğrafına takılmış.
Uzun uzun bakmış… Sanki fotoğraftaki gözler ona bir şey söylüyormuş.
Aklında o söz yankılanmış:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”
Oğlanın içi güçle dolmuş:
Atam pes etmediyse, ben de etmem.”
Oğlan kendine hedef koymuş: Daha çok öğrenecek, daha çok gelişecek, daha güçlü bir Osman olacak.
Telefonunu açıp artık acı veren şeylere bakmamış. Kendine şu soruları sormuş:
“Neyi başarabilirim? Neyi öğrenebilirim? Kendime nasıl bir yol açarım?”
Rüzgâr bu kez ona şöyle fısıldamış:
“Geçmiş seni kırdı ama gelecek seni onaracak.”
Günler geçtikçe oğlan değişmiş. Gözlerinde artık acı değil, kararlılık varmış.
Annesi bir sabah ona bakıp:
“Senin yüzün başka parlıyor bugün.” demiş.
Oğlan hafifçe gülümsemiş. Bu kez sahte değil, gerçek bir gülümsemeymiş.
Aynaya baktığında kendini ilk kez güçlü görmüş:
“Benim yolum daha yeni başlıyor.”
Oğlan artık acıyla değil, umutla yürüyormuş. Eskiden onu kıran şeyler, şimdi onu büyütüyormuş.
Her sabah güneş yüzüne vurduğunda ona tek bir şey söylüyormuş:
“Yürü… Yolun açık.”
Oğlan da yürümüş. Öğrenmiş, gelişmiş, güçlenmiş. Telefonu artık yaraları değil, geleceği gösteriyormuş.
Bir gece gökyüzüne bakıp usulca mırıldanmış:
“Benim masalım şimdi başlıyor.”
Ve masal şöyle bitmiş:
“Her kalp bir kez kırılır… Ama tekrar parlayabilen kalpler, dünyanın en güçlü kalpleridir.”
Son Söz Eğer bu satırlarda kendinden bir parça bulduysan, bil ki yalnız değilsin.
Yavaş ilerlemek geri gitmek değildir.
Ve her karanlığın içinde mutlaka bir başlangıç saklıdır.
© 2026 OSMAN YILDIRIM